13 Aralık 2013 Cuma

YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA MED-CEZİR

3 Ekim' de, tam 70 gün önce duvarlara resim asmak ile ilgili bir yazı paylaşmışım sizlerle.
Yani, hayatımın nasıl altüst olacağını henüz bilmediğim, bundan tam 70 gün önce.....

O akşam,birlikte büyüdüğüm ve çok sevdiğim kuzenimin herkesin korktuğu o malum hastalığa yakalandığını ve 5 Ekim tarihinde hastaneye yatacağını öğrendim.  Tabii ki yanında refakatçi olmak için gönüllü oldum.
5 Ekim günü hastaneye gitmek üzere hazırlanırken telefonum çalmaya başladı.
Telefonun ucundaki oğlum, bundan 20 yıl önce ayrıldığım, ama hala hayatta en yakın dostum olan eski eşimin, yani babasının, beyin kanaması geçirdiğini haber verdi.
Ve o günden beri tüm hayatımız değişti.

Foça' da bir briç turnuvası sırasında meydana gelmiş olay. Foça Devlet Hastanesine kaldırılmış ama orada yapacak bir şey olmadığından ambulansla İzmir' e yola çıkarmışlar.
O andan sonrası tam bir koşturmacaydı.
Daha net bir haber almak için açılan telefonlar, uçak bileti araştırmalar, ne kadar kalmamız gerekeceğini bilmediğimiz için hazırlanan valizler ve inanılmaz bir korku.
Sevgilim ve oğlumla beraber saat 17.00 uçağına bindiğimizde, birbirimizle bile konuşamayacak haldeydik.
Hastaneye ulaştığımızda, durumun korktuğumuzdan daha kötü olduğunu gördük. Tam beyin sapının orada bir damar yırtılmış ve tüm beyin kanla dolmuştu. Sonradan öğrendiğimize göre, bu tarz vakalarda hastaların %80'i olay yerinde kaybediliyormuş. Yaşama şansı ise sadece %4' müş.

Acil anjiyo yapılması gerekiyordu.
Ne yazık ki bu ülkede haftasonu, tatil günlerinde asla hasta olunmaması gerektiğini öğrendik. Ayrıca ağır durumda bir hastanızı hiçbir hastanenin kabul etmek istemediğini öğrendik.
Geniş bir çevremiz ve çok doktor arkadaşımız olmasına rağmen, İzmir' de pazartesiye kadar hiç bir şey yapılamayacağını gördük.
Yine telefonlar, telefonlar, bitmek bilmeyen telefonlar.......
Sonunda her türlü riski göze alarak gece saat 22.00 de bir yoğun bakım ambulansı önde, biz kiralık bir araba ile arkasında İstanbul' a doğru yola çıktık.

Sabaha karşı 03.30 da ulaştığımız Yeditepe hastanesi ve yoğun bakım.
Sabah yapılan anjiyo ve önümüze serilen korkunç tablo.
 Dokunmak bile tehlikeli.
 İnanılmaz bir yırtılma, çok kötü bir kanama. Tek şanslı olduğumuz nokta, kanamanın anında pıhtılaşarak, damarın üzerini kapaması.
Tekrar telefonlar başladı.
Sonunda damar konusunda, dünyada sayılı isimlerden olan Civan Işlak' a ulaştık. Anjiyo sonuçlarına bakınca O da ameliyat yapılamayacağını tekrarladı. Ama farklı bir teknik deneyeceğini, yırtılan damarın üzerine bir tünel örebileceğini bildirdi.
Ama Cerrahpaşa Hastanesinde ancak ayın 9' unda yer olacaktı.
Yoğun bakım kapısında geçirilen saatler başladı yine.
Hiç bir şey yapamadan, pıhtının açılıp kanamanın yeniden başlayabileceğini bilerek, sevdiğiniz birini kaybedebileceğinizi bilerek beklemenin verdiği acıyı Allah kimseye yaşatmasın.

9 Ekim Cerrahpaşa' dayız. Çok başarılı bir operasyon ve muhteşem bir sonuç. Tünel örüldü, başına drenaj takıldı. 3 saat sonra hastamız kendinde ve yine yoğun bakımda. Koma katsayısı 15.
Biz ise Samatya' da günler süren gerginlikten sonra durumu kutlamaktayız.
Her şey yolunda giderse 10 gün sonra bir kez, 3 hafta sonra da tekrar bir operasyon geçirecek. Tünel daha sağlamlaştırılacak.
Hastanenin bahçesine bir panelvan araba çektik, içini yatak haline getirdik ve orada yaşamaya başladık.
Devlet hastanelerinde personel sıkıntısı olduğundan, tüm getir götür işlemlerini biz yapıyoruz. Kan götür, tahlil sonuçları al, malzeme al vs.vs....
Bir araba içinde yaşamamıza, gerekli hijyene sahip olmayan tuvaletlerle boğuşmamıza, tüm endişelerimize rağmen yine de mutluyuz. Günler geçiyor ve umutlarımız yükseliyor.
Ta ki 14 Ekim  gecesi saat 05.00' e kadar.....

Nöroşirurji 5. kattaki doktor odasında, genç bir nöbetçi doktor, hastamızın hastane mikrobu kaptığını, beyne yerleşen mikrobun menenjite neden olduğunu ve beyin sapında hasar olduğunu, komaya girdiğini  haber verene kadar.
Koma katsayısı 4.
Yani en alt seviye.
Nasıl oldu bu?
Nasıl bu duruma geldik?

Olay olduğunda kaybetseydik bu kadar acı olmazdı belki. Ama bu kadar emek, bu kadar şans ve hastane mikrobu.
Tekrar başlayan, bu sefer umutsuz bekleyişler, denenen antibiyotikler, boğazında ve midesinde açılan delikler, MR lar, tahliller ve günde 5 dakikalık birer kişilik görüşler.....
Sonuçta bize açıklanan durum:
MENENJİT MİKROBU BEYİN SAPINA YERLEŞTİ, UYKU MERKEZİNİ ETKİLEDİ, BUNDAN SONRA HİÇ UYANMAYACAK..............

Günler geçmeye başladı. Sanırım suçluluk duygusuyla, hastanede bize bir oda verdiler ve orada yaşamaya başladık.
 Ne mi bekliyoruz?
Hastaneden çıkıp, bir bakım merkezine yerleştirilebilecek duruma gelebilmesi için stabil olmasını sadece.

Aradan tam 2 ay geçti. Bu arada servise çıkardılar. Bakıcılar tutuldu, 12 saatlik vardiyalarla bakan.

Ve 5 Aralık günü  bir mucize gerçekleşti.
Bizi duymaya başladı. Tüm tıbba karşı, söylenen herşeye karşı, 2 aylık bir komaya karşı.................

Bundan sonra neler olacak bilmiyorum.

Yavaş yavaş, hepimizin sağlığı için normal hayatımıza dönmeye çalışıyoruz. Artık evimize döndük. Yanında yoğun bakım hastabakıcıları bekliyor. Biz yine hergün gidiyoruz.
Kitap okuyoruz, konuşuyoruz, sevdiği müzikleri dinletiyoruz.
Bütün bu süreç boyunca, 15 yıl boyunca evli kaldığım, 20 yıldır hayatta en yakın dostum olan adama onu ne kadar sevdiğimi anlattım. Önce sevgili olarak, sonra kocam olarak, boşandıktan  sonra da dostum olarak.

Duyduğunu biliyorum................

Ve bir kez daha bir şeyi çok net olarak anladım.
Ben çok şanslı bir kadınım.
Tüm bu süreçte, her anında yanımda sevgilim de vardı.Bazen beni eve gönderdi orada bekledi, moral verdi, oğluma destek oldu.

Onu ne kadar sevdiğimi, ne çok şey borçlu olduğumu bir kez daha anladım.
SENİ ÇOK SEVİYORUM SEVGİLİM, BENİ SEVDİĞİN İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM...............







3 Ekim 2013 Perşembe

DUVARLARA RESİM ASMA

Televizyonda bir sanatçının evini tanıtıyorlardı, gözüm takıldı.

Bu ülkede resim kültürü olmadığı gibi, olanlarda da resim asma kültürü yok.
En sinir olduğum ise, tavana yakın asılı olanlar.
Her duvara bir tane asanlarda çoğunlukta.

İşte değişik resim asma şekilleri.........


Merdiven kovasında duvara ortalanmış olarak , büyük tek bir çerçeve

Aynı boy, aynı renk  çerçeveler yanyana , araları 10 santimi geçmeyecek şekilde asılmış

Küçük çerçeveler hafif açılı olarak konumlanmış

Tek bir hizada yanyana asılı 10 adet çerçeve

Sandığa ortalanmış tek bir çerçeve


Merdiven yan duvarında , çıkış açısına göre asılmış 3 adet çerçeve

Merdiven karşı duvarında çeşitli boylarda ve renklerde küçük çerçeveler

Yekpare bir duvarda ortalanmadan sağa yakın asılmış büyük bir çerçeve

Aynı cins fakat farklı büyüklükte çerçeveler alttan hizalanmış olarak asılmış

Küçük bir alanda asılmış olan çerçeve kütüphanenin bir parçası haline getirilmiş

Köşe alanda alttan hizalanmış çerçeveler


Dar bir duvarda ortalanmış orta boy bir çerçeve

İki koltuğun arasına ortalanmış büyük bit tuval

Koridorda alttan hizalı şekilde sıralanmış aynı temalı resimleri taşıyan çerçeveler

Hangi şekli kullanırsanız kullanın, unutmamanız gereken bazı şeyler var.
Çerçeveler mutlaka göz hizasında olmalı.
Yanyana asarsanız çerçevelerin alt kenarları aynı hizada olmalı.
Büyük duvarların ortasına asla tek bir resim asılmamalı.

TENTE YAPMAK

Her ne kadar yaz ayları geride kaldıysa da, benim için ancak sıra geldi.

Çok basit bir tente yapımı anlatacağım.
Dünyanın parasını verip tenteler, şemsiyeler almanıza gerek yok.

Öncelikle evde bulunan herhangi bir kumaş bu iş için kullanılabilir. Hatta çarşaftan bile yapabilirsiniz.

Üzerinde köpek olmamasına dikkat edin





Kullanacağınız yere göre kumaşınızı, kare, dikdörtgen veya üçgen haline getirin.
Uçlarına kalın ipler veya halat sarın.


 Bu sardığınız halatların ucunda büyük bir ilmek bırakın. Bu ilmeğe, yapı marketlerden veya nalburlardan alacağınız "gerdirme" denilen kancalardan takın. Bu gerdirmelerin ucu vidalı olduğundan, tentenizi istediğiniz kadar germe imkanı sağlayacaktır. Esneme yapmayacaktır.




Ben üçgen yaptım. Çok da şık oldu..........



MÜGE ANLI İLE TATLI SERT

Sabahları vakit buldukça, Müge Anlı ' nın televizyonda yayınladığı programa takılıyorum.
Bilmeyenler için söyleyeyim. Kayıpların arandığı, faili meçhul cinayetlerin çözüme kavuşturulmasına çalışılan bir program bu.
Sabah kuşağı, kadın programı, vakit kaybı gibi şeyler söylediğinizi duyar gibiyim, ama hiç katılmıyorum.

Öncelikle kayıp kişilerin bulunması için çok önemli bir araç. Programa gelen mail ve telefonlara bakılırsa, inanılmaz bir seyirci kitlesi var. Bu seyirciler, kayıp kişilerin bulunması için, Türkiye' nin her tarafından telefon yağdırıyorlar. Genellikle de başarılı oluyorlar.
Geçen sene Kanada Vancouver' de bulunduğum sırada, 7 yaşlarında bir kız çocuğu kaybolmuştu. Bir anda bütün şehir harekete geçti. Tüm yerel televizyonlar, radyolar kayıp duyurusu yapmaya başladılar. Şehrin her tarafına sefer yapan belediye otobüslerin önündeki-hangi bölgeler arası çalıştığını belirten yazıların geçtiği- ışıklı panolarda da bu ilanlar yayınlandı. Sonuçta akşam olmadan çocuk bulunmuş oldu.
İkincisi, programda olaylar o kadar ince ve uzun süre işleniyor ki, olay sırasında konuşmayanlar bile, programın seyri sırasında, belki sinirden , belki de vicdan azabından yayına bağlanıyorlar.
Belki de emniyete gidip ifade vermekten daha belasız olduğu için. Çünkü isimlerini bile vermek zorunluluğu yok, telefona bağlanmak için.
Üçüncüsü ise, bu tarz programların, toplumun sosyal yapısını göstermesi açısından adeta bir ayna görevi görmesi.

Son zamanlarda ise,beni şoka uğratan bir olayla uğraşıyorlar.
Nevşehir' de 1 Aralık 2012 tarihinde ,11-12 yaşlarında Nezen isimli bir kız çocuğu kayboluyor. Ailesi bu programa çocuklarının bulunması için başvuruyor. Zaman içinde ne yazık ki kızın öldürülmüş olduğu anlaşıldı.


Beni asıl şaşırtan ise ailenin tutumu.
11 yaşındaki bu kız çocuğunu hiç kimsenin umursamaması.

Cebinde parası var, kimse nereden buluyorsun diye sormuyor.
Geceleri dışarı çıkıyor, anne baba haberimiz yok diyor.
Kolunda morluklar var, ailesi hatta komşuları dövüyor.
Hap kullanıyor, komşular anlatıyor.
Facebookdan erkeklerle arkadaşlık kuruyor, babanın durumu ondan beter?

Çok kısaca yazıyorum bunları, çünkü yazarken bile sinirim kalkıyor.

Ben her zaman bir şey söylerim.
"Çaydanlık bile alsanız, içinde kullanma kılavuzu vardır. Oysa bir çocuk sahibi olduğunuzda, yanında hiç bir şey vermezler."
 Tamamen içgüdülerle yetiştiririz. Hem bebeklerin bir standartı da yoktur. Hepsi birbirinden farklıdır.
Araba kullanmak için ehliyet gerekir,herşey için kurslar var. Sonunda  yetkin olduğunuza dair sertifika veriyorlar.
Çocuk sahibi olmak için, hiç bir yetiye ya da beceriye sahip olmanız gerekmiyor. Akıl sağlığınız yerinde olmayabilir, hatta sapık bile olabilirsiniz. Yeter ki isteyin..............

Bütün bunların yanında "En az 3 çocuk yapın" kampanyası var.
Hangi 3 çocuk?


27 Eylül 2013 Cuma

KEYİFLİ BİR YEMEK

Bodrum tatili dönüşü, Kuşadası' ndan geçtik.
Beton yığını olmaya başladığından beri, değil gitmek, içinden bile geçmek istemiyordum Kuşadası' nın.
Oysa, 25-30 sene öncesinin Kuştur, Ömer Tatil Köyü, Kısmet Oteli' ni  keyifle hatırlıyorum.

Şu anda ki durumu ne yazık ki içler acısı.Girişten itibaren yüksek beton binalar karşılıyor sizi.

Neden biz şirin tatil kasabaları oluşturamıyoruz acaba?
Her tarafı beton yığını haline çeviriyoruz. Bütün sahillere 5 yıldızlı kocaman oteller dikiyoruz?
Yeterli arıtma olmadığı için denizlerimiz pisleniyor.
Gerçi sahilden denize girmek bile hayal oldu artık. Bütün sahiller otel dolu, onlardan arta kalan yerleri de yazlık siteler işgal etmiş durumda.
Yıllar önce ilk defa Cannes' e gittiğimde yerleşim düzenine hayran kalmıştım. Nedense kimsenin aklına sahillere otel dikmek gelmemişti. Tüm sahiller herkese açık plajlar şeklinde düzenlenmişti.
Biz ise, girdiğimiz heryeri bozmakta inanılmazız. İşin kötüsü, ne köy ne de şehir haline geliyor buralar. İnanılmaz kötü, çirkin, deyim yerindeyse iki arada bir derede kasabalar oluşturuyoruz.
Neyse şikayet etmenin sonu yok, biz buyuz işte.

Sahildeki bir ilkokulun bahçesinde bulunan otoparka bıraktık arabamızı.
Yemek yenecek bir yer aramak için sokaklarda yürümeye başladık.





Tüm Kuşadası bir yıllık kazancını 3 ayda çıkarmaya yemin etmiş gibiydi. Yanlış anlaşılmasın, diğer yerlerinde bir farkı yok. Kötü yemekler, hak edilmemiş ücretler.

Sonunda diğerlerinin arasında bir yer bulduk. Bu yazının nedeni de orası.
Eğer yolunuz Kuşadası' na düşerse mutlaka yemeğinizi orada  yeyin.

                   
İnanılmaz güleryüzlü bir ekibi ve harika yemekleri var.

Daha biz bir şey söylemeden, köpeğimize bile bir kapta su getirdiler.
Yediğim en lezzetli yemeklerden biriydi.Üstelik tüm bu yukarıda gördüğünüz yemeklere sadece 30.- ödedik.
Hesabı ödeyip kalkmak istediğimizde bırakmadılar. Yeni çay demlediklerini, bize ikram etmeden yollamak istemediklerini söylediler.

Çayları beklerken yan masada oturan bir baba oğulla sohbet ettik.
İnsanlar çift yaratılırmış derler.
Ne diyorsunuz?

"HOW I MET YOUR MOTHER" adlı dizideki  Marshall Eriksen 
benzemiyor mu? 








17 Eylül 2013 Salı

NEDEN HEP BAĞIRARAK KONUŞUYORUZ?

Kamp faslını kapatmamızın ardından, yine erken saatlerde farklı bir koyda ve deniz kenarındayız. 

Saatin erken olmasına güvenip " nasıl olsa bu saatlerde kimse olmaz diye " Yalıkavak' a daha yakın bir yere geldik.

Gerçekten de, yabancı oldukları ilk bakışta belli olan bir çiftin dışında, başka kimseler yoktu.

Biraz sonra nereden çıktığını anlamadığım, iki tane uzak doğulu turist gördüm. Ellerinde bizim pazar arabalarına benzer bir şeyleri çekerek, kumsala doğru geliyorlardı.

"Acaba eşyalarını, havlularını bu şekilde mi taşıyorlar" demeye kalmadı, kendilerine tam deniz kıyısında bir yer seçtiler. Benim o pazar arabası zannettiğim şeyi açtılar. İçinden gerçekten de havlularını çıkardılar.

Sonra gözümün önünde, o garip şeyler birer şezlong haline dönüştü.







Lütfen , Türkiye' de bunlara rastlayan birileri varsa söylesin, hemen gidip alacağım. Yoksa sonsuza kadar sussun.

Neyse, "eğer bulamazsak, böyle bir aleti nasıl yaparız ?"  konuşmalarımıza sigara ve kahve eşliğinde devam ediyorduk ki.......
birden kumsalın dibine kadar yaklaşan bir araba sesiyle sıçradık.

Sol tarafımıza  bir araba parketti. Ellerinden gelseydi, sanırım ön tekerleklerini bile suya sokarlardı.



Tam "neler oluyor, kim bunlar" derken, arabanın içinden bir grup insan çıktı.

Bu sıcakta, başları bağlı tamamen giyinik kadınlar, avaz avaz karılarına - çocuklarına emirler yağdıran erkekler ve nihayet her yaptıkları hareketi tüm koya duyurmak ister gibi çığlık atan çocuklar.

Her zamanki gibi kadınlar, geri kalanları doyurmak için hazırlıklara başlarken, erkekler ve çocuklar kendilerini suya attılar.

Yaşadığımız ülkenin üç tarafı sularla çevrili olmasına  rağmen, ne yazık ki  kimse doğru dürüst yüzmeyi bilmez. İşin kötü tarafı "yüzebildiğini" düşündüğü için de durumunun farkında değildir.

Şapada şupada, zorda kalınca ayağını basacağı yere kadar, köpekleme gitmeyi yüzme zanneder.
Bundan da garip olanı, arkasından gelmeye çalışan çocuklarına, karısına-eğer O da suya girmişse- uzaktan bağırmasıdır.
" Gelmeyin diyorum size, derin buralar, benim bile boyumu aşıyor "

Belki de çok şaşırmamak lazım.
Miras- mal paylaşımlarında, değersizdir,  para etmez diye, hep kızlara verilirmiş deniz kenarındaki  tarlalar.
Bu yüzden tatil yörelerinde, damatlar zengindir bizde.

O saatten sonra, sohbet etmek bittiği gibi, gazete -kitap okumanın bile imkanı kalmadı. Hemen her yerde okumayı becerebileceğini iddia eden  ben bile bir süre sonra teslim bayrağını çektim.







Elimdekileri bırakıp düşünmeye başladım.
Bu çocukları böyle bağırmaya, çığlık atmaya iten neydi?
Neden avaz avaz bağırıyorlardı?

Sanırım herşey öğrenmekle ilgili. 
Bizim seyrettiğimizin farkına varan babaları, çocukların çığlıklarından, daha yüksek bir sesle onlara
 " susun, yoksa döverim ha " diye bağırıyordu.
Tabii ki karadaki annelere, yüksek sesle verilen yemek talimatlarını saymıyorum bile.
Herhangi bir tatil yerinde Türk çocuklarını, diğer çocuklardan hemen ayırırsınız.

Kimse sağır olmadığına göre, peki neden herkes birbirine bağırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor?
Özgüven eksikliği mi?
Yoksa toplum olarak, bağıran, tehdit eden, daha yüksek ses çıkaranları dikkate almayı, çocukluğumuzdan itibaren görerek öğrendiğimiz için mi?

Ne dersiniz?







12 Eylül 2013 Perşembe

KÜDÜR'E SON ZİYARET

Kamptan ayrılıp, Yalıkavak' a taşınalı 3 gün oldu. İkimiz de deli gibi özledik.
Bir daha gidip görmeme kararımıza rağmen, dayanamadık.

Bir sabah şişme yatağımızı arabamıza koyduk, yoldan yiyecek-içecek bir şeyler aldık

Neyle karşılaşacağımız konusunda hiç bir fikrimiz yoktu. Gelen birileri olmuş mudur? Her şey bıraktığımız gibi mi duruyordur ?

veeee işte yine Küdür' deyiz.




Kamp yerinden geriye hiç bir iz kalmamış.

Adımızı kazıdığımız taş hariç, herşeyi almışlar. Çamaşır iplerini bile sökmüşler. Ocağımızın taşları sağa sola atılmış. Sanki daha 3 gün önce biz burada yaşamıyormuşuz gibi yok olmuş izler.

Hem hüzünlendik, hem de yine yalnızız diye sevindik.

Hemen arabadan yatağı çıkarıp şişirdik.

Bu sefer 130X190 ebatlarında bir evimiz olduğunu varsaydık. Aldığımız yiyecek-içecekleri, sigaralarımızı, kitaplarımızı, maske ve şnorkellerimizi, havlularımızı şişirdiğimiz yatağın üzerine koyup suya açıldık.

Tam 3 gün de böyle geçirdik. Her sabah oraya gelip, aynı şekilde denize girdik.
Sonunda yatağımız da patladı.

Üzerine uzanacağımız bir örtü halini aldı. Yanyana yatıp sigaralarımızı içerken, burada geçirdiğimiz günleri konuştuk.

Buraya gelmeden önce ben cırcır böceklerinin neye benzediğini bilmezdim. Burada gördüm.

Bu ağaca astığım cibinliğin altında geçirdiğim saatleri düşündüm.


Konuşmalar ikimizi de hüzünlendirmeye başlayınca, artık buraya gelmemeye karar verdik.

Bu koya bir daha teknemizle gelmek dileğiyle, herşeye veda ettik.




KÜDÜR YARIMADASI KAMP GÜNLÜKLERİ 4

Zaman izafi bir kavram bildiğiniz gibi. Güzel günler çok hızlı geçiyor.
Her güzel şey gibi, kamp günlerimizin de sonu geldi.

Şimdi toplanma zamanı. 

Önce hiçbir şeyi bozmasak mı acaba dedik. Kapısına bir tabela çakalım.
"Biz burada çok güzel günler yaşadık.Herşeyi olduğu gibi bırakıyoruz. Sizde yaşayın,geliştirin ve sizden sonra geleceklere bırakın" 
diye yazalım diye düşündük. Ama sonra Türkiye' de olduğumuz aklımıza geldi, hemen vazgeçtik.







Sonunda, ağaca gerili çamaşır ipimizi- gelen olursa havlusunu falan asabilir-
Mutfak tezgah malzememizi-ateş yakmak için gerekebilir-
Çadırın önüne serdiğimiz halımızı-gelen olursa oturabilir-

bırakarak, hayatımızın en renkli, en dingin, en huzurlu günlerini geçirdiğimiz kampımızı terketmeye hazırlandık.

Bir macera da böyle bitti.





KÜDÜR YARIMADASI KAMP GÜNLÜKLERİ 3

Kampta geçirdiğimiz günler boyunca bir yığın misafir ağırladık. Bunlar bazen, sabahları jogging yapan veya köpeğini koşturan yabancılar, bazen de Bodrum da yaşayan arkadaşlarımız oldu.
















Hatta kızkardeşim bir akşam yatıya bile kaldı.-Korkudan bütün gece uyuyamadı ama, olsun yine de O da bu deneyimi yaşamış oldu.