27 Eylül 2013 Cuma

KEYİFLİ BİR YEMEK

Bodrum tatili dönüşü, Kuşadası' ndan geçtik.
Beton yığını olmaya başladığından beri, değil gitmek, içinden bile geçmek istemiyordum Kuşadası' nın.
Oysa, 25-30 sene öncesinin Kuştur, Ömer Tatil Köyü, Kısmet Oteli' ni  keyifle hatırlıyorum.

Şu anda ki durumu ne yazık ki içler acısı.Girişten itibaren yüksek beton binalar karşılıyor sizi.

Neden biz şirin tatil kasabaları oluşturamıyoruz acaba?
Her tarafı beton yığını haline çeviriyoruz. Bütün sahillere 5 yıldızlı kocaman oteller dikiyoruz?
Yeterli arıtma olmadığı için denizlerimiz pisleniyor.
Gerçi sahilden denize girmek bile hayal oldu artık. Bütün sahiller otel dolu, onlardan arta kalan yerleri de yazlık siteler işgal etmiş durumda.
Yıllar önce ilk defa Cannes' e gittiğimde yerleşim düzenine hayran kalmıştım. Nedense kimsenin aklına sahillere otel dikmek gelmemişti. Tüm sahiller herkese açık plajlar şeklinde düzenlenmişti.
Biz ise, girdiğimiz heryeri bozmakta inanılmazız. İşin kötüsü, ne köy ne de şehir haline geliyor buralar. İnanılmaz kötü, çirkin, deyim yerindeyse iki arada bir derede kasabalar oluşturuyoruz.
Neyse şikayet etmenin sonu yok, biz buyuz işte.

Sahildeki bir ilkokulun bahçesinde bulunan otoparka bıraktık arabamızı.
Yemek yenecek bir yer aramak için sokaklarda yürümeye başladık.





Tüm Kuşadası bir yıllık kazancını 3 ayda çıkarmaya yemin etmiş gibiydi. Yanlış anlaşılmasın, diğer yerlerinde bir farkı yok. Kötü yemekler, hak edilmemiş ücretler.

Sonunda diğerlerinin arasında bir yer bulduk. Bu yazının nedeni de orası.
Eğer yolunuz Kuşadası' na düşerse mutlaka yemeğinizi orada  yeyin.

                   
İnanılmaz güleryüzlü bir ekibi ve harika yemekleri var.

Daha biz bir şey söylemeden, köpeğimize bile bir kapta su getirdiler.
Yediğim en lezzetli yemeklerden biriydi.Üstelik tüm bu yukarıda gördüğünüz yemeklere sadece 30.- ödedik.
Hesabı ödeyip kalkmak istediğimizde bırakmadılar. Yeni çay demlediklerini, bize ikram etmeden yollamak istemediklerini söylediler.

Çayları beklerken yan masada oturan bir baba oğulla sohbet ettik.
İnsanlar çift yaratılırmış derler.
Ne diyorsunuz?

"HOW I MET YOUR MOTHER" adlı dizideki  Marshall Eriksen 
benzemiyor mu? 








17 Eylül 2013 Salı

NEDEN HEP BAĞIRARAK KONUŞUYORUZ?

Kamp faslını kapatmamızın ardından, yine erken saatlerde farklı bir koyda ve deniz kenarındayız. 

Saatin erken olmasına güvenip " nasıl olsa bu saatlerde kimse olmaz diye " Yalıkavak' a daha yakın bir yere geldik.

Gerçekten de, yabancı oldukları ilk bakışta belli olan bir çiftin dışında, başka kimseler yoktu.

Biraz sonra nereden çıktığını anlamadığım, iki tane uzak doğulu turist gördüm. Ellerinde bizim pazar arabalarına benzer bir şeyleri çekerek, kumsala doğru geliyorlardı.

"Acaba eşyalarını, havlularını bu şekilde mi taşıyorlar" demeye kalmadı, kendilerine tam deniz kıyısında bir yer seçtiler. Benim o pazar arabası zannettiğim şeyi açtılar. İçinden gerçekten de havlularını çıkardılar.

Sonra gözümün önünde, o garip şeyler birer şezlong haline dönüştü.







Lütfen , Türkiye' de bunlara rastlayan birileri varsa söylesin, hemen gidip alacağım. Yoksa sonsuza kadar sussun.

Neyse, "eğer bulamazsak, böyle bir aleti nasıl yaparız ?"  konuşmalarımıza sigara ve kahve eşliğinde devam ediyorduk ki.......
birden kumsalın dibine kadar yaklaşan bir araba sesiyle sıçradık.

Sol tarafımıza  bir araba parketti. Ellerinden gelseydi, sanırım ön tekerleklerini bile suya sokarlardı.



Tam "neler oluyor, kim bunlar" derken, arabanın içinden bir grup insan çıktı.

Bu sıcakta, başları bağlı tamamen giyinik kadınlar, avaz avaz karılarına - çocuklarına emirler yağdıran erkekler ve nihayet her yaptıkları hareketi tüm koya duyurmak ister gibi çığlık atan çocuklar.

Her zamanki gibi kadınlar, geri kalanları doyurmak için hazırlıklara başlarken, erkekler ve çocuklar kendilerini suya attılar.

Yaşadığımız ülkenin üç tarafı sularla çevrili olmasına  rağmen, ne yazık ki  kimse doğru dürüst yüzmeyi bilmez. İşin kötü tarafı "yüzebildiğini" düşündüğü için de durumunun farkında değildir.

Şapada şupada, zorda kalınca ayağını basacağı yere kadar, köpekleme gitmeyi yüzme zanneder.
Bundan da garip olanı, arkasından gelmeye çalışan çocuklarına, karısına-eğer O da suya girmişse- uzaktan bağırmasıdır.
" Gelmeyin diyorum size, derin buralar, benim bile boyumu aşıyor "

Belki de çok şaşırmamak lazım.
Miras- mal paylaşımlarında, değersizdir,  para etmez diye, hep kızlara verilirmiş deniz kenarındaki  tarlalar.
Bu yüzden tatil yörelerinde, damatlar zengindir bizde.

O saatten sonra, sohbet etmek bittiği gibi, gazete -kitap okumanın bile imkanı kalmadı. Hemen her yerde okumayı becerebileceğini iddia eden  ben bile bir süre sonra teslim bayrağını çektim.







Elimdekileri bırakıp düşünmeye başladım.
Bu çocukları böyle bağırmaya, çığlık atmaya iten neydi?
Neden avaz avaz bağırıyorlardı?

Sanırım herşey öğrenmekle ilgili. 
Bizim seyrettiğimizin farkına varan babaları, çocukların çığlıklarından, daha yüksek bir sesle onlara
 " susun, yoksa döverim ha " diye bağırıyordu.
Tabii ki karadaki annelere, yüksek sesle verilen yemek talimatlarını saymıyorum bile.
Herhangi bir tatil yerinde Türk çocuklarını, diğer çocuklardan hemen ayırırsınız.

Kimse sağır olmadığına göre, peki neden herkes birbirine bağırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor?
Özgüven eksikliği mi?
Yoksa toplum olarak, bağıran, tehdit eden, daha yüksek ses çıkaranları dikkate almayı, çocukluğumuzdan itibaren görerek öğrendiğimiz için mi?

Ne dersiniz?







12 Eylül 2013 Perşembe

KÜDÜR'E SON ZİYARET

Kamptan ayrılıp, Yalıkavak' a taşınalı 3 gün oldu. İkimiz de deli gibi özledik.
Bir daha gidip görmeme kararımıza rağmen, dayanamadık.

Bir sabah şişme yatağımızı arabamıza koyduk, yoldan yiyecek-içecek bir şeyler aldık

Neyle karşılaşacağımız konusunda hiç bir fikrimiz yoktu. Gelen birileri olmuş mudur? Her şey bıraktığımız gibi mi duruyordur ?

veeee işte yine Küdür' deyiz.




Kamp yerinden geriye hiç bir iz kalmamış.

Adımızı kazıdığımız taş hariç, herşeyi almışlar. Çamaşır iplerini bile sökmüşler. Ocağımızın taşları sağa sola atılmış. Sanki daha 3 gün önce biz burada yaşamıyormuşuz gibi yok olmuş izler.

Hem hüzünlendik, hem de yine yalnızız diye sevindik.

Hemen arabadan yatağı çıkarıp şişirdik.

Bu sefer 130X190 ebatlarında bir evimiz olduğunu varsaydık. Aldığımız yiyecek-içecekleri, sigaralarımızı, kitaplarımızı, maske ve şnorkellerimizi, havlularımızı şişirdiğimiz yatağın üzerine koyup suya açıldık.

Tam 3 gün de böyle geçirdik. Her sabah oraya gelip, aynı şekilde denize girdik.
Sonunda yatağımız da patladı.

Üzerine uzanacağımız bir örtü halini aldı. Yanyana yatıp sigaralarımızı içerken, burada geçirdiğimiz günleri konuştuk.

Buraya gelmeden önce ben cırcır böceklerinin neye benzediğini bilmezdim. Burada gördüm.

Bu ağaca astığım cibinliğin altında geçirdiğim saatleri düşündüm.


Konuşmalar ikimizi de hüzünlendirmeye başlayınca, artık buraya gelmemeye karar verdik.

Bu koya bir daha teknemizle gelmek dileğiyle, herşeye veda ettik.




KAMP GÜNLÜKLERİ 4

Zaman izafi bir kavram bildiğiniz gibi. Güzel günler çok hızlı geçiyor.
Her güzel şey gibi, kamp günlerimizin de sonu geldi.

Şimdi toplanma zamanı. 

Önce hiçbir şeyi bozmasak mı acaba dedik. Kapısına bir tabela çakalım.
"Biz burada çok güzel günler yaşadık.Herşeyi olduğu gibi bırakıyoruz. Sizde yaşayın,geliştirin ve sizden sonra geleceklere bırakın" 
diye yazalım diye düşündük. Ama sonra Türkiye' de olduğumuz aklımıza geldi, hemen vazgeçtik.







Sonunda, ağaca gerili çamaşır ipimizi- gelen olursa havlusunu falan asabilir-
Mutfak tezgah malzememizi-ateş yakmak için gerekebilir-
Çadırın önüne serdiğimiz halımızı-gelen olursa oturabilir-

bırakarak, hayatımızın en renkli, en dingin, en huzurlu günlerini geçirdiğimiz kampımızı terketmeye hazırlandık.

Bir macera da böyle bitti.





KAMP GÜNLÜKLERİ 3

Kampta geçirdiğimiz günler boyunca bir yığın misafir ağırladık. Bunlar bazen, sabahları jogging yapan veya köpeğini koşturan yabancılar, bazen de Bodrum da yaşayan arkadaşlarımız oldu.
















Hatta kızkardeşim bir akşam yatıya bile kaldı.-Korkudan bütün gece uyuyamadı ama, olsun yine de O da bu deneyimi yaşamış oldu.

KAMP GÜNLÜKLERİ 2

İnsanoğlu denilen varlık herşeye çok çabuk adapte oluyor.

Bir süre sonra günlük hayatımız şöyle akmaya başladı.

Sabah 05:30-06:00 civarında kalkıyoruz. Hemen suya giriyoruz. Güneşin doğuşunu suda karşılamak, ikimize de çok keyif veren anlardan biri.
Arkasından kahvelerimizi içip sessizliğin tadını çıkarıyoruz.- Bu arada ikimizde insanlardan uzak yaşamaya bayıldığımızı farkettik.-

Bazı günler kampımızın ortasından inekler geçiyor. Bishop' un deli gibi havlaması ile yerimizden sıçrıyoruz. İnekleri sanırım yazın otlasınlar diye köylüler bırakmış. Yakalayıp, sütünü sağma fikrim, sevgilim tarafından sıcak karşılanmıyor.

Bazı sabahlar da koyumuza teknelerin yanaştığını görüyoruz.





Geceleri karanlık olduğundan, bulaşık işini halledemiyoruz. Buzluk olarak aldığımız kabın bir işe yaramadığından bahsetmiştim. İşte o kabın işini deterjanlı su ile dolduruyoruz.-Deniz suyu tabii ki- Akşamları çıkan bütün bulaşıklarımızı-bulaşık makinası adını verdiğimiz-kaba doldurup ağzını kapatıyoruz. Böylelikle sabaha kadar karıncalanmadan, yağları yumuşamış bir şekilde bizi bekliyor.

Burada bulaşık yıkamak, aynı zamanda güneşlenmek demek.






Deniz kenarında yıkanan bulaşıklar, önce deniz suyu ile çalkalanıyor. Daha sonra ise tatlı sudan geçiriliyor.

Ne yazık ki tatlı su işi biraz sorun. Yaklaşık 4 km. uzaktaki bir çeşmeden, 19 litrelik bidonlara doldurup taşıyoruz. Ben sadece doldurma bölümünde yardımcı olabiliyorum.

Bu çeşme, şehit teğmen "Tahsin Barutçu" adına yaptırılmış bir hayrat. Kaldığımız ve buradan su taşıdığımız her gün için benden dua aldı. Çünkü sevgilim tüm bu süreçte neredeyse 2,5 ton su taşıdı.



Günlük ihtiyaçlarımızı ve buzlarımızı temin ettiğimiz Cantin isimli markete de buradan sevgiler.

Sandwiç yiyerek geçirdiğimiz öğle yemeklerini, şezlonglarımıza uzanıp kitaplarımızı okuduğumuz saatler takip ediyor.

Artık akşamüzeri içkilerinin zamanı geldi. Günün en mutluluk ve huzur dolu saatleri.



Birazdan akşam yemeği hazırlıkları başlayacak. Benim sevgilim inanılmaz iyi bir avcıdır. Aynı zamanda harika yemek yapar.Burada balığa, ahtapota doyduk. Mangal yakmanın ve masa hazırlamanın zamanı.


Yemek keyfinden ve sohbetten sonra iyice karanlık bastırıyor. Mehtap varsa sorun yok. Ama yok sa önümüzü görmek ciddi sorun oluyor. Mumlar ve ağaçlara astığımız küçük fenerler bu konuda imdadımıza yetişiyor.

Ben nerede olusam olayım, kitap okumadan uyuyamam.Ayrıca son kadeh içkimi ve sigaramı yatakta kitap okurken içmek isterim. Çadırın içine astığımız lamba, bu sorunu çözdü.
Ama zamanla işleri ilerlettik. Madencilerinkine benzeyen kafa lambalarından aldık.

Böylece gece kampta dolaşırken de rahat ettik. Birşeyleri toplarken ellerimiz boş kalmış oluyordu.
İstanbul' da gece 03:00 den önce yatmayan biz, orada kaçta yatıyorduk dersiniz?
İnanmayacaksınız ama en geç 10:00.

Doğada yaşamaya başlayınca, içgüdülerin harekete geçtiğini bir kez daha gördüm. Gün doğumuyla başlayan hayatımız, hava kararınca yerini uykuya terketmek istiyordu.



KAMP GÜNLÜKLERİ 1

İstanbul' dan Yalıkavak' a giden Varan otobüsündeyim.
Uzun zamandır otobüs yolculuğu yapmamıştım. İnanılmaz değişmiş. Rekabet edebilmek adına çok hoş imkanlar sağlanmış. Son derece rahat koltuklar, internet bağlantısı, her türden 25 film, çeşitli oyunlar....

10 saat sonra Bodrum' a girdiğimizde, yanımdaki kitabı açma fırsatı bulamamıştım bile.
Sevgilim ve Bishop  beni terminalden aldılar ve benim ardı ardına sıraladığım bütün soruları cevapsız bırakarak yola koyulduk.

Nereye mi?


Hayatımın en güzel günlerinin beni beklediği 
 KÜDÜR YARIMADASI na doğru...............






Nereye gidiyoruz

































Bu yolun bir süre sonra biteceğinin, yerini toprak bir yola bırakacağının daha farkında değilim
 

İşte yeni evim

 Burası mutfağımız. Soğuk, sıcak su termoslarımız, çöp kutumuz, içme suyu bidonumuz,aslında buzluk olarak alınmış ama, bir işe yaramadığından ilerde bulaşık makinası olarak kullanacağımız buz kutumuz.

Havluların altında ise, 2 tane kalın köpük kutu var. İçine buz koyup, üstünü iyice örtünce buzdolabı görevi görüyorlar.

 

 Arka bölümde isetabak, bardak, tencere ve malzemelerin durduğu kutular var.
Ve tabii ki küçük tüpümüz

İçme isteği verecek kadar pırıl pırıl olan denizimiz


Toprak yolun bitiminde arabayı parkedip yürüyoruz.



Bizi sıcaktan koruyan çam ağaçlarımız



Yemek bölümümüz

İlk akşam yemeği hazırlıkları


İşte ilk gece, ilk hoşgeldin içkisi






Aydınlanma için mumlar. İnanılmaz romantik



Çadırda ilk uyku
 Dünyanın en keyifli uykusundan uyanmak üzereyim. Saat sabahın 05:30 civarları. Gözümü açtığım an ilk göreceğim şey deniz olacak.




Gün doğumu

İlk kahve
Bishop daha uyuyor


 Kısaca ilk izlenimlerimi paylaştığım, bir ay sürecek kamp hayatım işte böyle başladı.